Arkas Sanat Alaçatı, 29 Mayıs 2025 – 4 Ocak 2026 tarihleri arasında Billur Tansel küratörlüğünde hayata geçirilen “Sahnelenmiş” sergisine ev sahipliği yapıyor. Farklı disiplinlerden gelen 35 sanatçının eserlerinii bir araya getiren sergi; sahne, kurgu, gerçeklik ve temsil kavramlarını yeniden düşünmeye davet ediyor. 

Ahmet Doğu İpek, Ali Borovalı, Ali Kanal, Antonio Riello, Azade Köker, Bengü Karaduman, Berndnaut Smilde, Borga Kantürk, Burçak Bingöl, Danielle Kwaaitaal, Ergin Çavuşoğlu ve Konstantin Bojanov, Ferhat Özgür, Gözde Mimiko Türkkan, Gül Ilgaz, Hayal İncedoğan, Henri Ferdinand Bellan, Ilgın Seymen, İsmail Eğler, Murat Germen, Murat Morova, Murat Yıldız, Nancy Atakan, Nazif Topçuoğlu, Nermin Er, Özgür Demirci, Paul Hodgson, Piero Gilardi, Rose Morant, Selçuk Demirel, Sibel Horada, Silva Bingaz, T. Melih Görgün, Tufan Baltalar ve Willem De Haan’ın çalışmaları; izleyiciyi hem görsel hem kavramsal olarak çok katmanlı bir deneyime sürüklüyor. 

Urla Kekliktepe’den, Alaçatı Arkas Sanat Merkezi’ne doğru, Billur Tansel’in küratörlüğünü üstlendiği Sahnelenmiş sergisini görmek üzere yola çıkıyoruz. Urla’ya ilk kez geliyorum. Ege’de olmama rağmen sanki bozkırın ortasında gibi hissediyorum. Zeytin ağaçları olmasaymış, neredeyse yeşil bir alan kalmayacakmış. Zeytin ağaçları  olmasaymış yeşil bir alan kalmayacakmış. Önceden nasıldı, bilmiyorum; buradaki evlerin arazilerinin yerinde ağaçlık alanları hayal edebiliyorum. Bir akşam, burada çalışan bir arkadaşımız atölyemizin kapısını tıklatıp “Dolunay çok güzel görünüyor” diye bizi çağırdı, sohbet esnasında da buranın önceden yemyeşil olduğunu söyledi. Şu anda yeşil olmayan pek çok yer gibi… Kekliktepe’deyiz ya, buralar da önceden ‘Keklik’miş. Sahiden! Arkas Sanat Merkezi’ne gideceğimizi söyleyince, “Yolda gördüğünüzde çok üzüleceksiniz; yolun iki tarafı da simsiyah.” diyor ve ekliyor: “Geçen yıl karşı tarafta da bir yangın çıktı, elimizden hiçbir şey gelmedi sadece izleyebildik.” Kekliktepe’de yaşayan ve çalışan biri söylüyor bunu. Burada araziler da hâlâ satılmak üzere bekliyor, İstanbul gibi, bolca inşaat kumu ağzınızdan, burnunuzdan içeri girmeye hazır. Oh yarasın!

Hava, saatlerdir çalıştırılmakta olan  bir fön makinesi gibi çarpıyor yüzümüze. İki tarafı yanmış, kül olmuş, karşılıklı uzanan yoldan geçiyoruz. Sağımız da, solumuz da yangın yeri… Her anlamda, her biçimde tutuşuyoruz. Alaçatı’dayız; ağaçsız, gölgesiz bir yoldan yürüyerek Arkas Sanat’a doğru gidiyoruz. Eski evler dışında her yer otel… Evlerin yanına renkli çiçekleri olan ağaçlar dikmeseler, renk göremiyorum. Sergi alanına giderken katettiğimiz yol bize o kadar çok şey söylüyordu ki, bu yolun ardından ‘Sahnelenmiş’ sergisini görmek gerçekten daha da anlamlı oluyor. Sıcaklığın, çoraklığın, yangının izinin ardından Sahnelenmiş… Yol boyu nasıl bir felaketin içinde bulunduğumuzu düşünüyorum. Söylene söylene yürüyorum. Etrafında tek bir ağaç bile olmadığı için gölgesiz yaşadığımız evler ve binaların içinde, klimalar sayesinde serinleyebildiğimiz gibi galerinin de buz gibi serinliğine kendimizi bırakıyoruz. 

Henüz Billur Hoca’nın, insanı her şeye inandırabilecek, umut vadeden o naif sesini duymadan; küratörlüğünü üstlendiği ve kurguladığı sergiyi önceden gezip gördüğümde sanki o çorak yoldan söylenerek geçmemişim gibi hissediyorum. Daha doğrusu, tüm bu söylenmelerin hiçbir anlama gelmediğini, yalnızca insanı daha da umutsuz bir hale getirdiğini idrak ediyorum. 

Sergi ise tüm yaşananları, hatta belki yaşayacaklarımızı, tüm felaketlerimizi; insanın onca hoyratlığına rağmen bizi tokatlamadan, söylemin en güzel haliyle ifade ediyor. Murat Germen’in Simulacrum” eserini anlatırken Billur Hoca’nın sözünü hatırlıyorum:

“Bir ebru sanatı gibi görünüyor değil mi?İ nsanlar ona zarar verseler de, doğa gene bunu estetik bir biçimde ortaya koyuyor.  Bu güzel görüntü aslında içinde bulunduğumuz felaketin vehametinin bir göstergesi.” 

Sahnelenmiş sergisinde Billur Tansel de, seçtiği sanatçılar ve onlara ait eserlerle tıpkı doğa gibi davranmış; içinde bulunduğumuz korkunç dönemi mümkün olan en estetik hâliyle sunmuş. Zaten Billur Tansel’i tanıyan herkes, bu söylediğimi sergiyi görmeden bile çok iyi tahayyül edecektir. 

Sergi, farklı disiplinlerde çalışan pek çok sanatçıyı bir araya getiriyor. Sahnelenmiş, insanoğlunun hem sebep olduğu hem de kurbanı olduğu iklim krizi meselesini ve ona karşı duyarsızlığını konu alıyor; yeni bakış açıları mümkün mü, bunu araştırmayı amaçlıyor. Serginin küratörü Billur Tansel, bu konu üzerine bir sergi kurarken, izleyiciyi/ izleyicileri alternatif bakış açılarını araştırmaya, bireysel ve kolektif olarak hayat biçimlerini sorgulamaya ve değişime kendilerinden başlamaya teşvik ediyor.

Bu, çok samimi ve kıymetli bir tutum. Bu yüzden de kendisine ayrıca saygı duyuyorum. Bu meseleyi sadece bir konu olarak tüketmekten çok daha öte; gerçekten araştırmacı ve faydacı bir yaklaşım sunuyor. 

Sergide yer verdiği sanatçılar da eserleri ile, içinde bulunduğumuz dünyaya alternatif bir tasavvur öneriyor. Bu varoluşsal kaygıyı ortaya koyan önemli sanatçılardan bir tanesi, sergide kısa bir video ile de yer verilen Sahnelenmiş’e ilham olan İtalyan Arte Povera sanatçısı ve çevre aktivisti Piero Gilardi’dir. Gilardi, 1965’te, “doğanın sonu” tartışmaları gündeme gelmeden önce olası küresel tehditleri sezerek sanatını farkındalık yaratmak için kullandı. O dönemde, bu konuyu işlemenin izleyici tarafından yadırganabileceğini bilerek risk alan sanatçı; sünger ve poliüretan gibi malzemelerle ürettiği dev “Tappeti-Natura” diye adlandırmış olduğu dev doğa halıları, yok olma tehlikesindeki doğanın yapay bir temsilini sunuyordu. Sanatçıya göre de gelecekte insanlar, kaybolan doğa ile en azından hayali bir bağ kurmak için bu yapay manzaralara ihtiyaç duyacaktı. 

Sergi, çeşitli malzemeler ve mekâna özel yerleştirmelerle doğa olaylarını sahne estetiğinde, büyülü bir kurguyla sunmayı hedefliyor. Bazı sanatçılar, iklim sorununu farklı açılardan yorumlarken, bazıları da doğanın iyileştirici gücünden esinlenerek sürdürülebilir ve yaşanabilir bir gelecek için alternatif dünya tasarımları öneriyor. 

Ali Kanal‘ın sergide yer alan “Doku Lab” isimli çalışması, 2021’de Antalya’nın Manavgat ilçesinde çıkan büyük yangında yok olan altmış bin hektarlık orman felaketinin izlerini mikroskobik ölçekte inceleyen ve yapay zekâ ile yeni bir gerçeklik kurgulamayı amaçlayan bir çalışma. Projede, yangın sonrası tahrip olan biyomdan (ağaç kabukları, hayvan kemikleri) ve bir yıl sonra bölgede filizlenen yaşamdan (bitkiler, toprak) alınan dokular bir araya getirilmiş. Yapay zekâ ile işlenen bu veriler, ölüm ile yaşamın kesişiminde hiç var olmamış bir yaşamın izlerini ortaya çıkarmış. İnsana rağmen doğa kendisini yeniliyor; yeter ki insan buna müsaade etsin.

Küratör, farklı kültürlerden sanatçıların yapaylık temasını mizah ya da çarpıcı ifadelerle ele alan ve iklim krizine değinen eserlerini de bir araya getiriyor.

Antonio Riello’ya ait ”WEATHER WIZARD video-art çalışması, atmosferi tazeleyen, dönen metalik bir fandan oluşuyor; sanatçı başımızda dönen atmosfere dair ironik bir eleştiri sunuyor. İklim krizini, büyük masalarda konuşan ama bu konuda gerçek anlamda girişimde bulunmayanlara dair iyi bir eleştiri. Pervanenin önüne, Duchamp’ın Les Rotoreliefs’ine gönderme yapan ve sosyal medyanın hipnotik etkisini simgeleyen küçük yeşil bir spiral yerleştirilmiş. Duchamp tarzı bir ‘objet trouvé’ olan yelpaze, çağdaş sanatçıyı, sırlarını ifşa eden, hilelerini çürüten bir hipnozcuya benzetir. 

Serginin büyüleyici kurgusu sayesinde fazla okuma yapmadan, kulağınızda tatlı bir müzikle gezmeniz mümkün olsa da, size yapay bir sahnede, farklı bir alemde geziyormuşsunuz hissi verebilir. Hatta başınız tatlı tatlı dönebilir. Aslında yaptığı şey de bize dünyadaki atmosferi filtresiz haliyle yansıtmaktır. Müziğin büyüsüne kapılmamayı başarabilirseniz, Sahnelenmiş’in bize söyleyeceklerini çok daha net duyabilirsiniz belki de…

Sergide ‘’Özgür Ruh’’ ve ‘’Rüzgarla Esmek’’isimli eserleriyle yer alan Borga Kantürk’ün Rüzgarla Esmek adlı fotoğrafına baktığımda, pek sevimli bir kare karşısında anlık da olsa hoşnut hissettim. Ancak sanatçı, bir Bob Dylan şarkısına referansla oluşturduğu bu eserinde, kendi yapıp boyadığı bir maket sandala yerleştirilmiş, kendisini temsil eden figürü sunuyor. Belki de bir gün, gerçekte böyle bir keyfe, hatta bir sandalda duyumsanacak kedere bile sahip olamayacağız; oturup hâlimize, bu sevimli fotoğraf karşısında halimize oturup ağlayabiliriz ama yakınmanın bir faydası olur mu?

Borga Kantürk‘ün “Özgür Ruh” eseriyle birlikte düşünüldüğünde ise, canım vapur yolculuklarında biraz ufka bakmak, biraz dalgalara dalmak isteyip de, hiçbir zaman siyah bir zehrin dalgaya,vapurdan çıkan bir dumanın havaya karışmadığı bir an görmediğimi fark ediyorum. Bu düşünce, hüznü diri bir kızgınlığa dönüştürüyor. Biz görmesek de zehrimiz de özgür… Hatta bizden daha çok! 

Sanatçı Danielle Kwaaitaal ”Florilegium” serisi ile 17. yüzyıldan kalma botanik çizimlere bir geri dönüş niteliği taşıyor. Ancak sanatçı, bu çalışmalarda bir şeyi belgelemekten çok, onu gözlemlemeyi ve ardından özgür bırakmayı amaçlıyor. Böylece, var olmayan ancak varmış gibi kabul edilecek bir gerçeklik kurguluyor.

Kwaitaal‘ın ”Döngünün Sonu” (End of Cycle) isimli serisi, sanatçının 2014 yılında bir fotoğraf çalışması sırasında peşine düştüğü, sonların doğasında saklı olan güzelliğin araştırmasıdır. Bu natürmort serisinde yer alan nesneler, varoluşlarının son aşamasındadır. Bu durum, beni sıradan bir varlık olarak “ben”e, insana götürdü. İnsanın yok oluşuna… Hayatımın pek çok döneminde bulunduğum cenaze törenlerine… Ölümü ilk gördüğüm an, anneannemin bedeniydi; bileği, soğuk mermerden aşağı doğru sarkmıştı. Varoluşunun son aşamasında o da son kez özenle hazırlanıyordu. Bizim sonsuz döngümüzün de habercisi: ölüm, her şeyin ölümü. 

Sergide sanatçı Nermin Er’in Dinle Serisi’nden “Ağacı Dinle” adlı eser, eserin ilk sergilenmiş olduğu Bayburt’ta ağacı dinlerken sergilenmek üzere tasarlanmış; ancak kurulum sırasında çıkan şiddetli fırtına sebebiyle bu pek mümkün bulunmamış. Bu nedenle eser,  serginin devam ettiği alt katta yer almış. Bir açıdan bakıldığında, böyle giderse gelecekte dinleyecek bir ağacımız kalmayabilir.

‘’Ağaçlar aynı anda her yanıyla konuşurlar. Yapraklar, dallar ve kökleriyle birlikte. Görmek ister misin? Kulağını gövdeme daya, kalbimin atışını dinle.’’1 

Neyse ki biz serginin ardından Billur Hoca’nın çocukken büyükbabası ile birlikte diktiği kocaman ağaçların gölgesinde demli bir çay içip, rahatlıyoruz. 

Sahnelenmiş’te emeği geçenlere, sergide yer alan sanatçılara ve mümkünlerin peşine düşen Billur Tansel’e sevgi ve saygıyla. 

1 Şeker Portakalı, José Mauro de Vasconcelos s34.

Sayfalar: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11