Fatma Leyla Ak Küratör Yazar Sanat Tarihçi

Sanatçı Uğur Ulusoy Welcome With Love Sergi Kataloğu

Görüyorum nehir gibi taşabilen

ve ruhun çölünde suyu bulduran rengini

Aşka ve sevgiye davet edildiğiniz oldu mu hiç? Ya da davet ettiğiniz? Oysaki herkes yemeğe çağırır birbirini, öyle değil mi? Mesela yıllanmış bir şarabın eşlik ettiği bir akşam yemeğine. Bazen ellerimizle yemekler hazırlar ve soframızda yer vermek istediğimiz biri-ni/-lerini ararız.

Ama kimse aşka davet etmez bir diğerini.

-Bu akşam sevgi soframa oturur musun?

-Bu akşam ruhumdan ikram edeyim sana?

-Bu sabah duygu şöleni var.

-Fırından aşk kokusu geliyor.

Siz hiç böyle sofralar kurdunuz mu hayatınızdaki insanlar için? Duygularla türlü sofralar kurulmalı; özlemle, minnetle, sadakatle, aşkla, sevgiyle… Fakat insan böyle sofralar kurduğu zamanlarda da anlıyor ki bu sofralarda herkesi doyuramıyor. Her ruhun damak tadı farklı. Müthiş görünen yemeklere rağmen bazı ruhların sofrasında doyamayabilir hatta zehirlenebilir insan. Kalbinizdeki ilk gıcıkta kalkmalısınız o sofradan. 

Bir kadeh sevgi içer misin?

Yıllanmış değil, taze kan gibi sıcak.

Belki de uzun zamandır ilk kez sevgiye davet ediliyoruz. Sanatçının davet ettiği yeri görüyorum. Suyu berrak. İçinde varolmuş ve oradan göç etmiş olanın güzel izleri var. İçinde; sonsuzluğun bereketi, gülümsemenin sıcaklığı, uzanan bir elin güveni var. Orada doğa bütün canlılığıyla hayatta. Farklı bir gezegenin daveti gibi geliyor kulağa. Ruhunuz hiç böyle bir çağrıyla hareket etti mi ya da siz ruhunuzda böyle ağırladınız mı birilerini, doğayı, evreni?

-Bir kadeh sevgi lütfen

Sevgili Uğur Ulusoy’un davet ettiği yer; insanın kendisi ve evrenle hemhal olduğu, had bilmeyen sevginin yeri. Onun renklerinin sonsuz olduğu gibi sevme biçimleri de öyledir. Bu biçim ve renklerde insanı omuzlarından aşağı çeken bir yük yoktur. Daha çok göğüs kafesimizdeki kuşların uçtuğunu görmek isteriz. İçimizdeki siyah bazen hayattaki diğer renkleri vurgulamak için gösterir kendisini.  Ulusoy’un uçsuz bucaksız renkleri arasında siyaha da yer vermesi gibi insanın da koyu renklerini saran binbir türlü rengi olmalıdır. Sanatçının resimlerindeki gibi okşayabilmeli insan da karanlık yanlarını. Başka bir gezegenden bahsediyor gibiyim öyle değil mi? İnsanı sevgiye davet etmenin penceresi ne kadar sonsuz! Resimleri arasında dolaşırken aşk ve sevginin dansına, onun renklerine bürünüp katılıyorum. Resimlerinin içinde karşılaştıklarım bana kendi göğümde uçan kuşları fark ettiriyor.  Onun eserlerinde farklı alemlerin iç içe geçtiğini görüyorum. Ruhların gezdiğini, insanın inandığı tinlerin özgürleştiğini ve insanı da özgürleştirdiğini, konuşulan milyonlarca dili görüyorum. Kaos yok! Korku yok! Endişeye yer yok! Her şey olması gerektiği gibi.  Bethoven ve Milen Kundera’nın yinelediği gibi: Es muss sein.

İnsan hikayelerinin bir arada olduğu yeryüzünün göğe çevrildiği bir dünya burası. Bu dünyada yere çakılmak yok.

Welcome With Love’ın beni çıkardığı gökyüzü, Uğur’un  mektubunda bana anlattıklarını hatırlatıyor:

“Sivas´a izne gittiğimiz ilk sabah herkesten önce kalkıp, evden tek başıma ayrılıp, köyde gezmeye çıkmışım. Yalnız gezmekle kalmamış hemen yakındaki açık bir bahçe kapısından içeri girip ilk arkadaşımı edinmişim. Ben orada güzel vakit geçirirken, ev halkı aklını yitirmeye yakın beni aramaya çıkmış. Önce kimse evden uzaklara gidebileceğimi düşünmemiş, çünkü inmem gereken salaş merdivenler ve hemen ardından aşmam gereken taşlık dolu dik bir yokuş var. Babaannem misafiri olduğum evin önünden panikle geçerken, bahçede çalışan teyzeye beni soruyor ve teyzeciğim benim orada olduğumu ve torunu ile oynadığımı söylüyor. Açıkçası sabah erken kimi kimsesi olmayan, poposunda bezi sarılı, henüz bir yaşında minik bir Uğur, kapılarından içeri girip yanlarına oturunca çok şaşırmışlar. Ama sağolsunlar temiz kalpli köy insanı olarak aralarına alıp, karnımı doyurup bana bakmışlar.”

Tek başına çıktığı ilk kısa yolculuğu, onu bir bahçenin açık kapısından içeri girmeye çağırmış. Bu evin sofrasının misafiri olmuş. Henüz yabancısı olduğu evin sahipleri belli ki ruhu güzel olanın, doymaya hazır olan karnını da doyurabilmiş. Ne güzel! 

Ulusoy’un,  renkleriyle ve eserleriyle davet ettiği dünyayı algılamak mümkün fakat bazen hikaye sanatçının eserlerinin sesinin vurgusunu daha yoğun hissettiriyor. Onun davet ettiği sevginin kaynağının içinden geldiğini, onun hikayesiyle daha iyi anlayabiliyorum. Dünyanın her yerinde resim yapabilmesini, ruhu güzel olan her yerde doyabilmesini; daha çocukken yaptığı ilk yolculuktan, açık gördüğü bahçenin kapısından içeri girip yabancı bir evde o evin yaşayanı gibi sofraya oturabilmesinden ve karnını doyurabilmesinden anlıyorum. 

Resimlerinin bahçeye açılan kapısını siz de görebiliyor musunuz?

Belki de kendi hikayelerimizin kapısından içeri davet ediyor bizi. Ben onun resimlerinin izleyeni olduğumda gökyüzüne uzanan merdivenimin basamaklarını tamamlıyorum ve kendi göğümden yazmaya devam ediyorum.

-Dünyadan uzaklaşıp, 

 doğayı kuşanmak ister misin?

Yaşadığımız yüzyılın değişen renklerinde, konularında, korkularında, insanın içindeki sesi bastıran uğultular arasında insanı sevgiye davet etmek, hayata karşı pankart açmak gibi. Biraz sessiz ve sakin kalmalı.  Renklerin sesini duymalı, içe dönmeli, orada ne olup bitiyor sorgulamalı. Sevginin davetine ruhumun kulaklarını kabartıyorum. Duymak lazım, belki rengimiz solmuştur belki de ölmek üzeredir. Can suyu ihmal edilmez. 


Sayfalar: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11