Pangea Melody

Farklı iklimlerden, topraklardan, kıtalardan geçtik. Buluttan nem, sözden his kaptık. Kimi zaman benzer, kimi zaman bambaşka yollarla karnımızı doyurmayı öğrendik. Üşüdük, karanlıkta kaldık, ateşi bulduk. Çiğ yemeği pişirmeyi öğrendik. Bağ kurma arzumuz sesler ve semboller yarattı. İlk evlerimiz mağaralardı. Yaşayıp gitmek yerine iz bırakmayı seçtik; “Buradan biz geçtik,” dedik ve ellerimizi mağara duvarlarına sürdük. Güney Amerika’da, Orta Asya’da, Altaylarda, Tibet’te, Hindistan’da, Endonezya’da, Cezayir’de, Fransa’da, İspanya’da…
Cueva de los Manos.
Farklı topraklarda aynı duyguları hissettik, birbirine benzer izler bıraktık. Zamanla huylarımız değişti, görünüşlerimiz başkalaştı. Bedenlerimizi, birbirimizi keşfettik. Suyumuza değen her yeni şeyle suyumuzun rengi değişti. Kesiciler bıçaklara, bıçaklar kılıçlara, kılıçlar silahlara, silahlar patlayıcılara evrildi. Sadece uçmayı sevmekle yetinmedik, gökyüzünde ateş etmeyi öğrendik. Başımızın üzerindeki gökte salınan demir yığınlarını hayranlıkla izlerken onlardan ölüm makineleri yaptık. Doğanın kokusunu değiştirdik. Oysa barışın koynunda uyumak ne güzeldir! Vicdanın hür güneşi altında uzanmak…
Barışı gömdüğünüz kayalıkların altından çıkarın! O ne kanı sever ne de kavgayı… Barış, buğdayları besler; onun kol gezdiği toprağın yemişi daha tatlıdır. Gözlerinizi içe çevirin, kalplerinizi temizleyin. Huzuru lime lime etmeyin. Sevgiyi bir sandığın dibinde saklamayın; o eskimez, yıpranmaz. Duygular birbirini döllemeye devam eder. Barış huzuru, huzur mutluluğu, mutluluk yaşama sevincini doğurur.
Masallardan masal, rüyalardan bir rüya zannederim.
Oysa ki bir gerçeğin kalbi ortasındayım.
Ahenk / İn Harmonie leben
Yeryüzü cenneti birlikte olmak için yaratılmıştı; kıtalar birbirinden ayrılırken biri bir diğerini yok etmemişti.
Bir zamanlar her şeyin dengede olduğu bir âlem vardı. Farklı boyutlardaki ve renklerdeki kumaşlar birbirine dokunur, kendi hikâyelerini dokurlardı. Renkler, figürler ve soyut imgeler; kumaşların birleştirildiği yerden bağlanıyor, her zihnin kendi masalına dönüşüyordu. İki ruhun kaynaşması, toplumların yüzyıllardır içinde barındırdığı azınlıklar gibi, farklı kültürler, diller, sesler ve enstrümanlar bir araya gelir, uyum içinde dans ederdi. Farklılıklar bağırmadan kendini gösterir, zarafetle varlıklarını hissettirirdi. Birliktelik, güzelliğini her detayda aydınlatırdı. Birlikte olmanın güzelliği her detayda gözler önüne seriliyordu.
Bu uyum, doğanın yasasında, insanın ruhunda ve tarihin derinliklerinde yankılanırdı. Dünyanın dokusu, farklı ipliklerin bir araya gelmesiyle örülmüş gibiydi; her bir iplik benzersizdi, ama birlikte kusursuz bir bütünü oluşturuyorlardı. Bu denge, dünyanın kalbinde saklı olan bir melodiydi: Ayrı gibi görünen her şeyin, aslında bir bütünün parçası olduğunu hatırlatan bir ezgi…
Veda-yı Muhabbet / Ein Abschied in Liebe
Magma sıcaktı. Ve bir gün kıtalar birbirinden ayrıldı. Denizler, nehirler, okyanuslar aralarındaki akışı sürdürdü.
Ve neden sonra, günler geçtikçe, bütün sınırların içinde birlikte yer alan beyaz kumaşın ana kumaş üzerinde bıraktığı iz merak edildi. Tahribatsız, yalnızca bağlandığı yerlerde kalan izler vardı. Hüzünlü fakat sessiz bir vedaydı. Sanki birlikte çalınan bir saz, bu kez usulca kendi sahnesinde çalmaya devam ediyordu. Karşısına geçip, ardındaki izlerin ve boşluğun neye dönüşeceğini izledi.
Magma hâlâ sıcaktı. Fay hareketini sürdürüyor, yer kabuğu yeniden yerleşiyordu. Fakat evren yerle bir olmadı, birbirini tehdit etmedi. Kıtalar küçük adımlarla yeniden düzenleniyordu.
Bu, birbirine karışmış toprakların, ayrılırken bile birbirine okyanuslar, nehirler, denizler aracılığıyla dokunmaya devam ettiği bir ayrılıktı. Birbirinin topraklarına karışmış iki kıta, iki ülke, iki toplum, iki kültür, iki ses, iki renk… Hayır, daha fazlası. Birlikte olmanın sonsuz güneşi altında ısınabilen, ancak ayrı yerlerde de kendi rengini koruyarak yine de o ortak güneşi paylaşabilen iki varlık gibi.
Tarih döngüseldir.
Çizgiler çekilir, keskinleşir, çoğalır, uzar.
Ayrılıklar kaçınılmazdır, ayrılıklar da döngüseldir.
İzler değişir; çizginin izi tahrip eder.
Ancak barış, tüm çizgileri ortadan kaldırır.
Kumaşlar birçok hikâyeden ve yoldan bugüne taşınır. Resimlerin farklı açılardan algılanışı gibi; her yeni bakışla ifade değişir, yeniden anlam kazanır. İnsan bir başka âlemin içinde kendi izlerini bulur. Renklerin sınır tanımaması, farklılıkların bir harmoni içinde birleştirilmesi, kültürleri çizgilerle sınırlamanın mümkün olmadığını hatırlatır. Tuvale sığmayan resimler, insanın içindeki dünyayı ve dünyanın içindeki insanı simgeler. Çünkü her insan yalnızca içinde doğup büyüdüğü geleneğin değil, yeryüzünün sonsuz genişliğinin de izlerini taşır.
“Leaving Peacefully” böyle bir dünya algısında oluşur; bütün Shibboleth’ler burada yok olur. Kafa taslarımız farklı, boylarımız farklı, renklerimiz farklı, dillerimiz farklıdır. Ancak söylediğimiz şarkılar, şiirler, hissettiğimiz duygular ortak değil mi? Ozanlarımızın aşkı anlatışları, hüznü ve kederi kaleme almaları, dert ettikleri aynı değil mi? Hislerimiz birbirimizle çoğalmıyor mu?
Euripides’ten Nazım’a, Hesiodos’tan Neruda’ya, Valmiki’den Gandhi’ye… Farklı çağların ozanları, yazarları, sanatçıları… Farklı toprakların insanları… Hisler döngüseldir. İnsan, varlığını çizgilerle sınırlamak yerine dünyanın dansına katılarak bir olmayı seçebilir; huzuru böylece sürdürebilir.
Uğur Ulusoy, antik çağdan bugüne dek var olan ozanların bıraktığı mirasla benzer bir şiiri dile getiriyor. “Leaving Peacefully”, bu çok katmanlı, renklerle dolu dünyada farklı kıtaların, toprakların, renklerin ve duyguların birleşiminden doğuyor. Kumaşların üzerindeki figürler ve çizgiler bir araya geldiklerinde sadece biçim almakla yetinmiyor, aynı zamanda barışın dilinde konuşmaya başlıyor. Birbirini takip eden, birbiriyle birleşen ancak kendi kimliğini koruyan renkler gibi, tıpkı yaşamda olduğu gibi, birbiriyle zıt olan her şeyin uyum içinde var olabileceği bir dünyayı resmediyor.
Ulusoy’un resimleri, soyut duyguların, hayallerin, barış ve huzurun somut bedenlere dönüşümünü gözler önüne seriyor. Hayat gibi, her sabah yeniden seçtiği barışla büyümeyi sürdürüyor.
“Leaving Peacefully” ile barışın izlerini sürerek, kendi rengimizi kaybetmeden “sonsuz güneşin” altında ısınmaya…