
Rüzgârın sesi…
Mevsimin soluğu, kuşların kanat çırpışı, içe akan gözyaşı,
uzuvlara adanmış bir beyin,
kedi kovalayışı, yakalayışı, kedi öpüşü, iç çekişi, içlenişi…
Duydum seni.
Her şeyi duyuyorum ama yine de huzur dedikleri o hissi hissediyorum;
belki mümkün kılıyorum, belki de yalnızca istiyorum.
Tenimde ılık bir rüzgâr; saçlarım onunla karışıyor.
Gözlerimin içinde günün ışığı…
Ve birden, hayalin geçip gidiyor önümden.
Çocukluğun kuşları dinliyor;
çocukluğun kuş seslerini taklit ediyor;
çocukluğun dizlerinin üstüne düşüyor
ve çocukluğundan kalma izlerin hâlâ orada.
Yaklaş.
Kuş doğuruyorum sana.
Dilini anlaman mühim değil;
zaten dil bazen soğuk, mekanik bir ögeye dönüşüyor.
Ama beni kavraman önemli.
Yaklaş.
Senin için yağmur yağdırıyorum.
Rüzgâr ılık esiyorsa, bu yalnızca senin için.
Sabaha karşı anlamı sana çıkan bir rüya görmüştüm hatırlamıyorum.
Belki o yüzden tekrar uyudum; yine senin için.
Bak, bu ruhumun şaha kalkış anı.
Diriliyorum bu ataerkil tanrıların göğsünde.
Bir tanrıça olup yeniden yaratıyorum ve bu da senin için.
Tapmanı istemem.
Yalnızca keşfet beni.
Taptığın bir şeyi öğrenemezsin zaten,
sevemezsin de.
Ama insan, keşfettiğini mutlaka sever biliyorum.
Bak, şimdi yanında olsaydım, her şey bizim için olurdu.
Ama ben yalnızım ve her şey senin için.
Bir şairi anıyorsam,
algılarım açık ve seni buluyorsam kemiklerimin dizilişinde;
rüzgâr soğuk eserken bile üşümüyor oluşum,
sadece alışmak içindir.
Hadi…
Durma öyle.
Artık beni kavraman bile mühim değil.
Kuş doğurdum sana.
Yaklaş.