midemdeki yumak

Fazla sesim çıkmıyor bugün. Kelimelerimi, midemin içinde düğümlenmiş yumaktan çekebildiğim kadar yukarıya ağzıma doğru çekiyorum. Yumuşak dokulu, yün, ince lila renkli ip, içimde organlarıma değerek yemek borumdan ağzıma doğru yavaş yavaş geliyor. Midemin bulandığını hissediyorum. Biraz içimi dökebilmek için buna değer mi bilmiyorum. Hem zaten ne kadar çekersem çekeyim, kelimeler, yumağın farklı uçlarından geliyor ağzıma. Dağınık cümleler kuruyorum. Boğazın düğümlenişinin nasıl bir şey olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Meğer insan ağlayamadığından değil de midesinden ağzına doğru kelimeleri iple çektiğinden boğazı düğümleniyormuş. Bazı kelimeler midemden kusmam için çıkıyor, her şey zihnimde değil. Her şey hafızamın güneşinde demlenmiyor. Bahçemdeki bütün bitkilerin çayını içmiyorum. Her şey hatırlanmaya değer değil.
Zaman zaman içime eziyet ettiğim hislerimin olduğunu biliyorum yine de düşüncemin rayları ölmeye kurulmadı hiç ama ölümün çekici düşüncesini Tezer gibi ben de düşündüm. Fakat ikimizin terazisinin sol tarafındaki yaşama tutkusu benimkinde daha ağır basıyordu. Onu ilk okumaya çalıştığımda yaşadığım duyguyu hatırlıyorum. Kendimi okuyor gibi olmaktan korkup, kitabı olduğu gibi yerine bırakmış ve yıllar sonra tekrar almıştım ellerimin arasına. Şimdi tren garında insanları izlerken onu tekrar anımsıyorum.
İstanbul – Söğütlüçeşme
Üzerimde ince bir bluz, düşmesin diye bacağım ile destek verdiğim küçük mavi bir bavulla tren garının kapısından içeri giren sıcak rüzgara karşı dönmüş tek başına oturuyorum. Kapıdan girip, çıkan yolcuları izlerken dizlerimin üzerine bıraktığım, ölmüş bir ressamın resminin basılı olduğu ince deftere zaman zaman dönüp yazıyorum. İzlediğim insanları duymaya, onların konuşmalarından uzak kalmamaya çalışır gibi cümleleri arasında duraksıyorum. Başımı ara sıra defterimden kaldırıp insanların yüzünü izlemeye koyuluyorum.
Kendi zamanımın uzağındayım. Ellerinde bavulları ile bulundukları yerden uzaklaşan insanları izlerken yüzlerine uzun uzun bakıyor, kendimi ruh terzisi sandığım anlarda onların bedenlerinden akanlara uygun hikayeler biçiyorum. Yarattığım hikayelerin kahramanlarını bazen seviyor, bazen onlara öfke duyuyor, bazen onların hikayesiyle hiç tanıdık olmuyor ve ne düşüneceğimi bilemiyor, bazen yüzlerine bakıp onlarla hüzünleniyorum. Bu sonsuz senaryolarıma kendimi kaptırdığımı farkettiğim zaman içinde bulunduğum ana geri dönmek için çoğu zaman onlar adına iyi dileklerde bulunarak defteri kapatıyorum. Ne yalan söyleyeyim bazen uzun uzun izlerken gördüğüm saçmalıklar karşısında rahmetli anneannem gibi ıslah olmalarını dileyemiyor, babaannem gibi fena laflar ediyorum. Yine de kulaklarım seslerine hep açık. Tıpkı Tezer gibi yolculuk eden insanları izlemekten zevk alıyorum. Onların bir yere varma telaşı şaşırtıyor beni. Belki de şaşkınlığımın sebebi varmak istediğim bir yerin olmayışındandır.
“Tanınmadığın bir kentte ne denli isterdin yitip gitmeyi… Ama öyle kolay değil. Henüz rüzgarlara doydun mu? Sor kendine… Henüz bulutlara doydun mu? Yeterince haykırabildin mi henüz.”
Onun, Pavese’nin, Kafka’nın peşinden sürüklenip gittiği gibi ben de bazen onun yolculuğuna çıkayım diyorum. On sekiz yaşımda bir kent şöyle dursun ben onun satırları arasında yitip gitmekten korktuğumu hatırlıyorum. O yıllarda her şey üzerimde ağırlık oluşturuyordu. Üniversitede ilk yılımdı, vücudumda yaralar çıkaran eğitim sistemi beni Türkiye çirkinliğiyle yüzleştiriyordu. Bir yanımla da genç bir kadın olmanın tutkusu yeşeriyordu içimde. Hangi yanımı sulayacaktım? Hangi ağaç kök salacaktı içimde? Birini seçip yönünü güneşe çevirmek mümkün değildi. Ölüm çiçeklerim de kuvvetlendi ağaçlarımda, yaşam çiçeklerim de. Tanıdık sandığım bir yerde yabancılaştım. Tek tanıdığı bir ara kendim sandım kendime sarıldım. Okusaydım bir de Tezer olacaktı. İstanbul’da tanıştığım bir hoca tutuşturmuştu Yaşamın Ucuna Yolculuk’u ellerime. Ruhum sıkılmıştı ilk birkaç satırda bile. Biraz daha okusam yazdığı sözler keskinleşip, bedenime değdiği yerde yarıklar açmaya başlayacak gibi gelmişti. Ben yarıkların içinde kaybolacaktım. Henüz kendimi bulamamışken kanayan yerlerim zihnimde gedikler açacak, ben de o gediklerde kendimi yiyip bitirecektim. Bana yabancı olmadığım bir kadını işaret ediyordu. Korkum bir aynanın karşısında çırıl çıplak kalmaktandı. Üstelik beni soyan, benden yıllar evvel önce ölen yazardı. Birkaç yıl sonra kitabın kapağını kapatıp okumama engel olan zaten kısa süren o genç kız depresyonumu çoktan geride bırakmış, yirmilerimin başında Tezer’e çok daha yakın bir kadın olarak kitabı yeniden elime aldım. Gecenin bir vakti elimde bir kurşun kalemle kendimin altını çizer gibi onun cümlelerinin altına bazen dikkatle ince, bazen heyecanla yamuk çizgiler çektim. Her çizgi içimde onun yolculuğuna çıkan bir tren rayına dönüşüyordu. Birkaç saatte son cümlesine kadar okuduğum kitap bir türlü bitmedi. Gittiğim her yere benimle geldi. Hep yeniden okudum onu, onun mektuplarını, bıraktığı bütün satırları… Tezer, her cümlesinde beni soyuyordu. Kalan tek hissim ona olan benzerliğimdi. Onun ölüme ve yaşama olan tutkusu; dudaklarımda filizini verip bedenimi saran bir sarmaşığa dönüşüyordu.
Yirmilerin sonundayım, tren garındayım. Söğütlüçeşme istasyonunun bir kapısı yok, bir kepenk var girişin üzerinde. Eski gar binalarının girişinde olduğu gibi sağa ve sola açılan geniş kanatları olan bir kapıdan geçip de gitmek istiyor insan. Kapıları olmayan bir istasyondan gelen ve giden yolcuyu ayırmak da zor oluyor. Kimin yolculuğu bu şehre çıkmış, kim şehirden uzaklaşıyor? Onların üzerinde kurduğum hikaye karışıyor. Bazılarını seçiyor gözlerim, bazıları da yoluma dokunmak ister gibi yakınıma geçiyor. Orta yaşlı bir çift sessizce oturuyor karşımda. Sakinlikleri şiddetli bir rüzgarın hızını kesebilecek kadar bozulmaz görünüyor. Oturdukları yerde biri incinir ya da biraz ani hareket etseler bir şeyler düşüp kırılacak, biraz sesli konuşsalar kulaklarındaki müzik silinip gidecek gibi oldukça yavaş hareket ediyorlar. Kadın siyah gür saçlarını fönlemiş, incecik dudaklarını kırmızıya boyamış ve inceleyen ama sürekli bir gülümsemenin hüküm sürdüğü yüz ifadesi ile bakıyordu etrafına. Yanında kır saçlı, sıcağa aldırmayan takım elbisesi ile ara sıra kelimeleri hecelere bölerek konuşan ama sesini yalnız kadına duyurmaya çalışarak, onun kulaklarına doğru eğilen adam ise hep büyük bir sır verir gibiydi ona. Çok sessiz konuşmalarına rağmen onlara odaklanmış ne üzerine konuştuklarını dinlemeye çalışıyordum. Alevi müzikleri üzerine konuşuyorlardı. Ara sıra müziği de kısık sesle açıp susuyor ve tekrar konuşmaya devam ediyorlar. Ben onları izlemeye koyulmuşken kalkmak üzere hareket ettiler. Kitaptaki hikayem yarıda kalmış gibi baktım yüzlerine. Onları izleyip, onlar hakkında yazdıkça kendimi tanışık sandım ve tanıdığım birini uğurlamanın verdiği hüzünle baktım. Belki de kendi vedalarımın hüznü, yüzümde sürekli bir vedaya dönüşüyordu.
Tezer’le kitabın sayfaları arasında konuşmaktan çoktan geçmiştim. Onun beden ve insan algısı, ölümü çekici kılması ve aşklarına olan tutkusu beni dengesiz bir terazinin her iki tarafına ağırlık olarak itiyordu. Onun terazisini kendi hayatıma iyice yerleştiriyor gibiydim ya da o bana dengelerimi nasıl da allak bullak ettiğimi gösteriyordu. Tutkularımın derinine sokuluyor, beni biraz orada tutuyor sonra bana ölümün çekiciliğiyle kırbaç sallıyordu. O zamanlar Tezer’in bunu bana yolculuklarda yapmasını istiyordum.
Trende kalan son yeri birkaç gün önce alabilmiştim. altı numaralı vagonun kapısından içeri giriyorum. Valizimi yerleştiriyorum. Defterimi önümde açılır küçük masaya bırakıyorum.
“Bütün yaşama cesaretimi ölülerden alıyorum. Anlatılanlarda yaşadığım ölülerden. Bu kahrolası dünyayı, yaşanır bir dünyaya dönüştürmeyi başarmış ölülerden. Dünyanın ihtiyacı olan, her olguyu vermiş, söylemiş, yazmış ölülerden.”
Kim bir bedende duyduğu hazzı bir şair kadar güzel anlatabilirdi ki? Ben yazılmış olan aşk şiirleriyle sevişmeye çalıştım. Oradaki tutku beni başka yataklara değil yalnızca kendi yatağıma götürdü, bana ruhumla bir olmanın özgürlüğünü verdi. Tezer’i okuduğum zamanlarda ise hep yolda olmak istedim. Şimdi yolculuklara da bu yüzden de bu kadar hazır olabilir miyim?
Onun ölüme olan tutkusu bende de benzer şekilde karşılığını buluyordu. Yaşayan insanlar arasında yabancı ve uzak hissettiğimde ölmüşler beni kucaklıyor gibiydi. Ölümü ilk gördüğüm tanıdık bedenlerin artık bir cesede dönüştüğü ilk anlarda onları; koklayıp, öptüğüm, bedenlerine dokunduğum; hastalıktan ölen, aniden ölen bütün yakınlarımın çırıl çıplak uzayan bedenlerini izlediğim anları düşününce ölülerin bana söyleyecek hep bir sözü olduğuna inandım. Yaşayanların koynundan ölmüşlerimin koynuna sığındım.
Şimdi ise bir yaşayana ve söyleyecek bir sözü olduğuna şüphe duymadan inanıyorum.
“Tanıdık yerler tanıdık yüzler bana sıkışmışlık hissini veriyor durmak istemiyorum. Belki de kabuğumu hatırlatıyorlar çatlaması kırılması yok olması gereken kabuklarımı… Yabancı sesler ve yüzler, sokaklarını bilmediğim şehirler, beni yeni bir doğuma zorluyor. Yol bana görmediğim yüzlerimi gösteriyor. Hiç kimse de durmak istemiyorum. Birilerinin kozasına girmek beni ürkütüyor. Korunmak, saklanmak istemiyorum. Yol bana uçsuzluğumu hatırlatıyor. Belki de hem ölmek hem de yaşamak için daha çok alan sunduğu içindir yabancı olana merakım. İnsan tanışık olduğu insan ve şehrin yüzünde ne ölebiliyor ne de yaşayabiliyor.“
Bu sözleri onu ilk okuduğumda yazmıştım. Aman ne melankoli ne melankoli. Yirmilerin başında ve yirmilerin sonundaki köprüde ne çok şey değişmişti. 29 yaşımda tekrar elime aldığımda, ohoo ne korkusu Tezerciğim neler neler oldu, diyorum. Otuzlarıma yaklaşırken attığım adımlarda terazimdeki duygularımı değiştirdim. Sağdan aldım sola verdim, ne sağım gördü ne solum bildi.
15 Haziran 2024 İstanbul /Ankara